Çadır Kurmak Mı? Ustasıyım, Bana Getir!

//Çadır Kurmak Mı? Ustasıyım, Bana Getir!

Verilen arada, Hara Yoga pek çok etkinlik düzenlemeye devam ediyor; atölyeler, arınma kampı ve bir de çadırlı yoga kampı. Bir gezgine dönüşmeye çalışırken, çadırlı kampı kaçırmıyorum elbette. Evvel zaman içinde biletini almış olduğum bir festival söz konusu o tarihlerde. Çok değil birkaç ay önce delice istediğim bu etkinliği, artık eskisi kadar istemem işime yarıyor. Satıyorum bileti, kamp param çıkıyor:) Fakat ne çadır var, ne dağcı çantası, ne mat, ne de tulum! Hepsini birden satın almak mümkün mü tek seferde? Çanta en temel ihtiyacım, onu alıyorum. Gezginlerin pek çoğunun dayanışma içerisinde olduğunu bilerek, hemen facebook duvarımda geri kalan ihtiyaçlarımı yazıyorum. Sağ olsun birkaçı hemen dönüş yapıyor.
Gelin görün ki 3-4 Haziran’da şimşekler çakıp, fırtınalar kouyor. Son anda değişen hava durumu, başka rota belirlemek için geç kalmamıza neden oluyor. Doğanın kalbine inerken, doğa kanunlarına karşı gelmek olmaz; erteliyoruz. Bu değişiklikle eksilenler ve yeni eklenenlerle birlikte 21 doğa gönüllüsü olarak İğneada’ya doğru yola düşüyoruz.
Programımızda ilk gün ormanda kamp yapmak, yoga, meditatif yürüyüş var. Bu defa doğa kanunlarının değil, orman müdürlüğünün engeline takılıyoruz:) Kamp kuracağımız alanda ne yazık ki ağaç kesimi yapılıyor. Mecbur kalıp, kendimizi etrafı tel örgülerle çevrili özel bir araziye atıyoruz.
Meyve ağaçlarının ve doğanın göbeğinde. Ancak içeride bir mülk oluşu, etrafının tel örgülerle çevrili oluşu, her ne kadar arazi büyük olsa da bize bir bahçede çadır kurmuşuz hissi veriyor. Hatta bana çocukların evin içinde çadır kurmaları kadar yapay görünüyor. Bu his, ormanın içinde yoga yapmaya gittiğimizde ayyuka çıkıyor. Çünkü orada olmak istiyoruz hepimiz. Peki ne mi yapıyoruz? Söküyoruz çadırların çivilerini, alıyoruz omuza ve taşıyoruz kampı ormana. Evet, isteyince her şey mümkün:)
 
Yemeğin ardından maceralı bir doğa yürüyüşü geliyor. Bir dere yatağı boyunca, engebeli, yosunlu ve dolayısıyla kaygan taşların üzerinden hoplaya zıplaya derenin genişlediği bir noktaya ulaşıyoruz. Bulanık da olsa dereye girenlerimiz oluyor; elbette başı Hamsa çekiyor. Eminim o girmese kimse bu işe soyunmayacak.
 
Dönüşte oldukça yorgunuz; yoga önce biraz meyveyle enerji depo etmek lazım, ediyoruz. Bu kez meyve bahçesinin içindeyiz… Kimi zaman sinekler rahatsız ediyor, kimi zaman kafamıza elmalar düşüyor. Fakat doğada yoga yapmanın keyfi ayrı…
Yoga biter bitmez ateş yakıyoruz kamp alanının ortasında. Ateş yakılırken, biz de bir grup kendimizi doğanın kucağına atıyoruz. Dönüşte, ateşin yalnızca sinekleri kovmak, ışık yaratmak ya da ısınmak için olmadığını közde güzelleşen sebzeleri görünce anlıyoruz. Akşam yemeğimiz efsane; közde patlıcan, patates ve biber, ilave olarak da çorba. Yemelere doyamıyoruz, ellerimiz simsiyah ve belki de yüzümüz. Ayna yok ki görelim:)
 
Ormandan daha açıklara çıktıkça, bize bakan yeni ay, bir dolu yıldız, ortalıkta uçuşan ateş böcekleri… Anlatılamaz. İyice hava karardığındaysa, ateşin etrafında çember oluşturup meditasyon yapıyoruz. Fakat karanlığın çöküşü, belirsizliğin getirdiği korkular, gözle görülmeyenin verdiği rahatsızlık, bir de tabi sivrisinekler… Zorlu bir meditasyon. O sırada şunu fark ediyorum; asıl korkutucu olan doğada karşılaşılabilir tehlikelerden öte, insan faktöründen korkmammış. Derinlerden gelen bazı sesler, bizim dışımızda başkalarının olabileceği fikri ve her şeyden öte, insandan zarar gelebileceği fikriyle konsantre olmam mümkün değil. Sonrası ise daha feci… Gündüz gözüyle muhteşem bir manzaraya bakan, diğer çadırlardan çok daha uzağa kurduğumuz çadırımıza giderken, sadece saniyeler içinde ne büyük korkular yaşıyoruz Ayça’yla. Aslında ne komik, neyden korkuyoruz ki? Tulumların fermuarını çekip, lambalarımızı söndürdüğümüzde hayatımda ilk kez zifiri karanlık görüyorum. Kör gibi ya da arkadaşlardan birinin tabiriyle mezar gibi. Bir süre korkmaya devam ediyor, ama sonra bunun faydasız olduğunu kabul edip kendimi uyumaya ikna ediyorum.
Sabah 5 sularında uyanıyorum. Uyanmamak ne mümkün? Dışarda bir senfoni var! Hayatımda ilk kez kuş cıvıltısından rahatsız oluyorum. Onca sessizliğin içinde cıvıltıları da o denli açığa çıkıyor. Biraz daha uyusaydım diyorum onlara, susmuyorlar. Ben de açıyorum voice recorderımı, kaydediyorum bu güzel senfoniyi. Arada hatırlamak içinbire bir:)
Sonrası meditatif yürüyüş, sineklerle mücadele içinde meditasyon, biraz kavun ve doğanın kucağının ayrı bir parçasında yoga. Yemek yiyip, toplandıktan sonra ise denize inme vakti.
 
Dondurmacının ramazan ayında güpegündüz sattığı 20 dondurma için katıksız sevinci görmeye değer. Ardından kilometrelerce kumsal, soğuk ve mavi deniz. Yüzgeçlerimiz yok ama sulara aitmişiz hissi. Kumsalda meraklı bakışlar karşısında yapılan çeşitli asanalar ve denize giren inekler. Evet, denize giren inekler!!! Gördüğüm en muhteşem şeydi sanırım!
 
Benim için her anı mutluluk dolu geçen, upuzuuuuun bir hafta sonu. Elbette içimizde beklenmedik zorluklarla karşılaşanlar ya da doğanın iyi-kötü hediyelerinden şikayetçi olanlar da var. Bu sebeple yazıma hepimizin hatırlaması gereken bir Swami Sivananda sözüyle son veriyorum.
“Sürekli olarak kendi düşüncelerinize benzer düşünceleri, koşulları ve etkenleri kendinize çekersiniz; hem görünen, hem görünmeyen alemlerde. Yanınızda belli bir düşünce taşıdığınız sürece, ister havadan, ister denizden seyahat edin, farkında olarak veya olmayarak, mütemadiyen kendinize tam olarak ve sadece zihninizdeki hakim düşünceye karşılık gelenleri çekersiniz.”
Hatırlayın!
Not: Tuvalet konusunu soracak olursanız; o da doğanın kucağında:) Doğada her şey mümkün!
Heyecan dorukta! Eğitmenlik eğitimi için tekrar yola düşmek için sayılı günler kaldı. Eğitime es verdiğimiz yaklaşık 1.5 ayda elbette lay lay lom takılmak söz konusu değil. Zira eğitim süresince 20 ders almak ve ayrıca oluşturduğumuz 3-4’erli gruplarla, birbirimize ders vermemiz gerekiyor. Oldukça yoğun geçen bu süreçte yalnızca fiziksel olarak yorulmuyor, aynızamanda zihnimizi de meşgul edecek kadar çok kitap okumak ödevlerimizden biri. Bir ben miydim “eski ben”e dönüşeceğimden korkan bilemiyorum ama, olaylar düşündüğüm gibi olmuyor. İnişler, çıkışlar, blokajlar, arınmalar derken su yolunu bulmaya devam ediyor. Öğreniyorum ki; bir kez gözlerin açıldığında tekrar kapanması söz konusu değil. Evrim yavaşlayabilir, ama gerileyemez…

By | 2016-06-15T08:59:00+00:00 June 15th, 2016|Uncategorized|0 Comments

About the Author:

Leave A Comment

Enjoyed this article? Please spread the word.

close-link